Zamanın ulu imamı, mezhebimizin piri İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri, sadece ilim deryası değil, aynı zamanda ticaretin de pirlerindendi. Kûfe çarşısındaki dükkanı, kumaşın en halisi, sözün en doğrusu ve tartının en şaşmazıyla nam salmıştı. O dükkanda ne yalan, ne hile, ne de "küçük bir haksızlık" barınabilirdi.
Bir gün, dükkanda kumaş satarken, yardımcısı olan genç derviş, defolu, yani kusurlu bir kumaşı, müşteriye normal fiyatından satıverdi. İmam-ı Azam, durumun farkına vardığında, o dürüstlük timsali yüzünde derin bir hüzün belirdi. Hemen müşteriyi buldurdu ve durumu anlattı:
— "Evladım, bu kumaşın şurasında bir kusur vardı, yardımcım fark etmeden sana tam fiyata vermiş. Hakkını helal et, ya paranın üstünü al ya da kumaşı geri ver."
Müşteri, İmam'ın bu titizliği karşısında şaşkınlıkla:
— "Efendim, ben fark etmemiştim bile, neden zahmet ettiniz? Sizin malınızın kusuru da başımız üstüne," dedi.
İmam-ı Azam, o an öyle bir heybetle doğruldu ki, dükkanın o loş havası bile aydınlandı sanki. Parmağını, ahşap teraziye doğru uzatarak, o vurucu, sarsıcı cümleyi haykırdı:
— "Hayır, evladım! Bizim terazimiz, sadece kumaş tartmaz; kul hakkını, ahireti, imanı da tartar. Bizim kazancımıza haram karışırsa, ilmimizin bereketi kaçar. Ben sadece malımı değil, ahiretimi de korumaya çalışıyorum! Eğer bu haksızlığı kabul edersem, kul hakkı terazisinde 'ebedi felaket'i tercih etmiş olurum!"
Müşteri, İmam'ın bu sarsıcı dürüstlüğü karşısında gözleri yaşararak, "Hakkım helal olsun," dedi. İmam-ı Azam, o günden sonra defolu kumaşın parasını fakirlere dağıtıp dükkanında kul hakkına dair en küçük bir leke bile bırakmadı. O gün, Kûfe çarşısı, İmam'ın o "hak yemeyen terazisi" karşısında bir kez daha dize gelmişti.